Doğan Cüceloğlu Röportajım
Geçen sene okul dergisi için Doğan Cüceloğlu ile yaptığım röportaj. O zamanlar psikoloji istiyorum, Doğan Cüceloğlu da idolüm.. Hey gidi.. (: Fotoğraf da o zamandan.. Yaşlanmışım 10 ayda.. Neyse hemen röportaja geçiyorum; uzun, dolu dolu, harika bir röportaj oldu. Üzerimdeki etkisi hala devam etmekte..

Mustafa Öztürk: Günümüzde “Kişisel Gelişim Kitapları”nın bu kadar fazla satmasının insanların bu konuya bu kadar fazla önem vermesinin sebebi sizce nedir?
Doğan Cüceloğlu: Akıllanıyorlar da ondan. Evvelden geleneksel kültür içerisinde kişilerin sorunları çok olmuyordu. Neden? Çünkü; “Güzel kadın kimdir?” “Kiminle evlenmek gerekir?” “Baba nasıl davranmalıdır?” gibi sorularda kültür cevapları veriyordu. Çünkü herkes birbirine benzemek zorundaydı o zamanlar. Bireysel farklılıklar pek yoktu. Küçük oğlan ne yapması lazım, büyük oğlan ne yapması lazım, hangi mesleğe gideceği bile doğduğunda belliydi. Babasının mesleğine gidecek! Başka ne olacak ki? Şimdi, toplum değişti. Çünkü dünya değişti. Artık bir birine benzeyen kitlesel insanlar değil, bireylerden oluşan toplum oluşmaya başladı. Birey önem kazandıkça da o birey ile konuşmak önem kazandı. Artık “Karıyla nasıl konuşulur sana söyleyeyim” diyen babaların söyledikleri geçerli değil. Çünkü “karı” diye bir şey yok. Gamze var, Özge var, Hülya var. Her biri ayrı birey olmaya başladı. Bundan dolayı da sorunlar çıkmaya başladıkça, eski formüller cevap vermeyince insanlar arayışa geçti. Ve benim de yaptığım bu arayış içerisinde insanlara iletişimin önemini ve nasıl yapılması gerektiğini anlatmak. Bu tarif sadece karı kız ilişkisinde değil, “Çocuk nasıl yetiştirileri?”, “Öğretmen nasıl olunmalı, öğrenciye nasıl konuşmalı?” Evvelden öğretmenlik gayet kolaydı. “Oturun!”, “Konuşmayın!”, “Gülmeyin!”, “Gözünüzü kapatmayın!” gibi laflar öğretmenlik için yeterli görünüyordu ama bugün değil. O nedenle iletişim insan ilişkilerinde son derece önemliydi fakat kalıplarla götürülüyordu. Şimdi kalıplarla götürülmeyince birey olarak iletişim kurmak gerekiyor. Onun farkına vardık.
Mustafa Öztürk: Türkiye’nin en başarılı kişisel gelişin kitapları yazarlarından biri olarak gösteriliyorsunuz. Peki siz kendinizi nerede görüyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Burada seninle konuşurken görüyorum.
Bir kere ben kişisel gelişim için yazmıyorum. Kişi gelişir mi gelişmez mi o onun bileceği iş. Kimse bir başkasını geliştiremez. Ben farkına varmaları için kitaplarımla, seminerlerimle, televizyon programlarımla olanaklar yapmak istiyorum. Hazır olan, kovası olan farkına varır. Kovası olmayana dolduracak bir şey yoktur, farkına da varmaz. Efendim siz Picasso’nun bir eserini duvara assanız, şahane. Ve orada insanların bazısı bakar, bazısı bakmaz. Kimisi durur, “Allah Allah, bu ne demek?” falan diye arkadaşıyla konuşur. Bazısı önünden geçer. Günlerce geçer. Bir arkadaşı “Bak burada Picasso’nun resmi var” der. “Dikkatimi çekmemiş” der, yürür gider. Benim kitaplar da Picasso’nun resmi gibi. Hazır olan farkına varıyor, okuyor, düşünüyor. Hazır olmayan geçip gidiyor. Hiçbir zaman bakmıyor. “Benim kitaplar burada, al oku.” falan demiyorum yani.
Mustafa Öztürk: Çocukken yapmak istediğiniz meslek bu muydu?
Doğan Cüceloğlu: Doktor olmaktı. Ondan sonra mühendis olmaktı. Bir ara ressam olmayı çok istedim. Hepsinden vazgeçtim, itfaiyeci olayım dedim. Polis olayım dedim. Subay olayım dedim. En nihayetinde lisede, Cahit Okurer diye bir öğretmenim: “Sen bilim insanı olmak istemez misin?” dedi ve bana ilgi gösterdi. Onunla etkileşim içerisinde ben Psikoloji’ye yöneldim. Ve Türk insanına, İnsan Bilimi’ni anlatmak hoşuma gidiyor. Dikkat ederseniz hanımefendi girdiğinde ayağa kalktım ve elini sıktım. Çünkü benim için “can” candır. İster reis-i cumhur’un canı olsun isterse temizlikçi kadının. Ve Japonların bir birleriyle kim olursa olsun bir birlerini karşılamaları vardır. İşte o candır. Ve bu topluma ben bunu öğretmek istiyorum. Öğretmek demiyeyim de farkına vardırmak diyeyim. Çünkü can, doğuştan onurludur, saygıya layıktır ve önemlidir. Diğerleri gelip geçici mevkilerdir. Onlar da önemlidir fakat her bir insnaın önemini hissetmeye, değerini hissetmeye hakkı vardır.
Mustafa Öztürk: Öss’den sonra bir çok gencin hayalleri sizinkiler gibi değişmek zorunda kalacak. Bir çoğu hayallerindeki mesleğe ulaştıracak puanı alamayacaklar. Bu gençlere ne diyebilir siniz?
Doğan Cüceloğlu: Mustafa, benim bir internet sitem var. www.dogancuceloglu.net Orada ben bir makale yayınladım. Bu “Apple” şirketinin kurucusu Steve Jobs, 2005 yılının 12 Haziran’ında Stamford Üniversitesi’nin mezuniyet törenine davet edildi ve orada dinleyiciye çocukların geleceği ile ilgili konuşma yaptı. Onları üçe bölerek toparladım. Ve her bir seferinde bir soru sordum. İnternete girme olanağı olan arkadaşlarım bunu okumalı. Meslek seçiminde kesinlikle cep önemli, bunu kabul ediyorum. Prestij önemli, bunu da kabul ediyorum. Ama meslek seçiminde kişi, o meslekte gönlünü bulabilmeli. Şevk duyabilmeli, heyecan duyabilmeli. Bu da insandan insana değişiyor. Bazı insanlar var, beden hareketinden müthiş zevk alır. Spor öğretmeni olur, spor danışmanı olur, kamp yöneticisi olur. Bazı insanlar da görsel olana müthiş ilgi duyarlar. Mimarlığa yönelir, grafik tasarımcı olur. Bazı insanlar var, sözlü işlerden zevk alırlar. Her insanın iyi olduğu bazı alanlar vardır. İşte ben bunlara gönlünün muradını keşfetmek diyorum. Ana babalara diyorum ki; “Çocuğunuza yapabileceğiniz en büyük hizmet, onların gönlünün muradını keşfetmesine ortam hazırlamaktır. Kolay değil. Soruyorlar ne gerekir? Anlatmak gerekir. O nedenle, meslek seçimi konusunda “Bir Mezuniyet Konuşması 1-2-3“ makalelerini okusunlar. Kendilerinin yapmaktan zevk alacağı bir yola doğru gitmeye başlasınlar. İyi olduğu alanda insan zevk alır. Matematikte kötüyse eğer, ben makine mühendisi olacağım diyorsa salaklıktır. Eğer biyolojiden nefret ediyorsan, organizma, organizmanın çalışması ilgini çekmiyorsa prestijli diye doktor olmaya çalışmak hapishaneye girmek gibi bir şey olur, salaklıktır. O yüzden ben hem piyasaya hem kendi yeteneklerine dikkat etmek lazım diyorum. Rehber öğretmenler ile yoğun bir çalışma içerisinde olmak lazım.
Mustafa Öztürk: Her şeyin ilk olanı özeldir. Peki “İnsan İnsana”nın sizin için önemi nedir?
Doğan Cüceloğlu: Aaa.. Çok güzel.. O ilk. İnsan İnsana benim için önemlidir. İnsan İnsana’yı yazmayı düşündüğümde en büyük engel kendimden geldi. Çünkü kitap yazanlar hep büyük şehir çocuğuydu veya isimleri yabancıydı. Ben ne büyük şehir çocuğuydum ne de ismim George’tu. Ben bir Anadolu çocuğuydum ama içimdeki istek çok güçlüydü. Ve bunun için kitabı yazmaya başladım. İsmini bilmiyordum. Sağ ise kulakları çınlasın, Meral Palandöken diye Kayseri orjinli bir öğrenci arkadaş vardı İstanbul Üniversitesi’nde. Kitabın adı ne olsun diye konuşurken, İnsan İnsana olsun diye o söyledi. Ayrıca benim TV 8’de Cumartesi sabahları 9:30’daki televizyon programımın adı da “Doğan Cüceloğlu ile İnsan İnsana”. Göz ağrısı devam ediyor. Özeldir benim için.
Mustafa Öztürk: Türkiye’de beğendiğiniz diğer yazarlar kimler?
Doğan Cüceloğlu: Türkiye’de beğendiğim çok güçlü yazarlar var. Hem Türkiye’nin politik yaşamıyla ilgili, hem sadece edebiyat konusunda yazanlar, hem öykü yazarları, hem şairler var. Türkiye bence o bakımdan çok zengin. Mesela ben bir Zülfü Livaneli’yi çok güçlü buluyorum. Bir Yaşar Kemal’i öyle. Evvelden Kemal Tahir, bunlar son derece önemli isimler. Aziz Nesin kendi başına bir derya. Refik Erduran benim için önemlidir. Ayşe Kulin son derece önemli bir yazar. Can Dündar, Çetin Altan, onun çocuğu Ahemt Altan yani çok güçlü yazarlar var, yetişemiyorum onların bütün kitaplarını okuma konusunda. Psikoloji alanında yazan Üstün Dökmen.
Mustafa Öztürk: Üstün Dökmen aynı zamanda sizin öğrenciniz.
Doğan Cüceloğlu: Evet ama ben ona öğrencim olarak bakmıyorum. O benim saygı duyduğum bir meslektaşım. Yine saygı duyduğum bir meslektaşım olan Acar Baltaş öyle. Bu alanda son derece önemli hizmetler veriyorlar.
Mustafa Öztürk: Hem ülkemizde hem de yurt dışındaki üniversitelerde öğretim üyeliği yaptınız. Sizce ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki üniversiteler arasındaki farklar neler?
Doğan Cüceloğlu: Güzel sorular bunlar. İyi düşünmüşsün.. Yurt dışı derken Amerika Birleşik Devletleri’nde, Illinois Üniversitesinde bulundum. Amerika’nın en önemli 10 üniversitesinden bir tanesidir. Daha sonra University of California, Berkeley’de bulundum. Ondan Sonra da Californina Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptım. Bunlar Amerikan Üniversitelerini temsil eder nitelikte üniversitelerdi. Her şeyden önce şunu söyleyebilirim. Amerika’nın kültür yapısı insan ilişkilerine o kadar çok önem vermez. Bireyin bireyselliğine daha çok önem verir. İyi midir, kötü müdür? O duruma göre değişir. Yaşlandıkça bence kötü olur. Çünkü yaşlıların insan ilişkilerine en çok ihtiyacı vardır ve yalnız kalmak istemezler. Gençler içindir Amerikan Kültürü. Özgür hissediyorsun, istediğini yapabiliyorsun. Yaşlandıkça yavaş yavaş dersin ki keşke Türkiye’de doğsaydım.
Biz yaşlılar için çok iyi burası. “Gitmeyin.” “Bana bakın.” “Torun isterim” ülkesi burası. Amerikadaysa kız evlenmeye karar veriyor. Telefon ediyor sadece; “Babaaa, ben evlenmeye karar verdim. Bir fırsatını bulursak ziyaret edeceğiz sizi”
Burada ise; “İzin verir misin babacığım” “Hayır. Onunla olmaz.” Şimdi bunun iyi tarafları da var kötü tarafları da. Duruma göre değişiyor. Ama üniversite olarak düşündüğümüzde şunu görüyorum. Bir Amerikalı üniversite profesörü sınıfa girdiği zaman kendisini eleştiren, baş kaldıran ama yoğun kitap okuyup bilginin peşinde olan öğrenciyi daha çok takdir eder. “Evet efendim, dediğiniz ne kadar doğru” diyen öğrencinin yüzüne bile bakmaz. Farkı görüyorsunuz herhalde. Ve bir Amerikalı profesör başka bir Amerikalı profesörü memnun etmeye, onunla iyi ilişkiler kurmaya çok önem vermez. Fakat bir araya geldikleri zaman birlikte bir şey üretmeye çok önem verirler. Biz ikimiz şimdi Amerika’da bir üniversite ortamında olsak şurada en önemli değer gerçeği keşfetmek üzere bizim bir ekip olduğumuz değeri olurdu. Mustafa seni sevmeyebilirim, senden hoşlanmayabilirim, evime hiç davet etmek de istemeyebilirim ama müthiş çalışkansın, çok iyi sorular soruyorsun, çok iyi araştırma yapıyorsun bu yüzden sana yardım ederim.
Mustafa Öztürk: Ülkemizin en büyük sorunlarından biri de bu sanırım. Özellikle siyasal görüşlerinden dolayı ülkemizde bir çok aydın bir birine düşman. Birlik içinde çalışsalardı çok daha güzel bir Türkiye olabilirdi.
Doğan Cüceloğlu: Mustafa, bu dediğin çok önemli bir gözlem. Hemen fark ettin bunu. Nasıl bir gelecek yarattı? Yani burada o adam Yahudi olabilir. Ben Katolik olabilirim. Sen Protestan olabilirsin. Hiç kimsenin umrunda değil. Çünkü üniversitenin üzerine kurulmuş olduğu temel değer; bir gerçeği keşfetmek üzere kurulmuş olmasıdır. Neyse o gerçek araştırılacak.. Bakın orada “Din Departmanları” vardır. Ama hiç bir hoca “Bizim dinimizi öğrenin. En iyisi budur.” şeklinde konuşmaz, konuşamaz. Millet güler, alay eder. Onun yapacağı nedir? Tarihsel gelişimi içerisinde “Din nerede başlamış?”, “Temel fikirleri neler?”, “Felsefi izlenimleri ne?”, “Nasıl etkilerini kurmuş, gelişmiş bugüne kadar gelmiş?” Öbürleriyle temel fikirler bakımından karşılaştırılması. Bu dine inananların hayatlarındaki temel değerleri şu dine inananlarla karşılaştırarak verir. Bu adamın kendi dininin dahi ne olduğunu bilemezsiniz. Söylemez. “Benim görevim dinleri tanıtmak, beyninizi yıkamak değil.” der. Görüyorsunuz değil mi “İlahiyat Fakultesi”nden farkını? Biz İlahiyat Fakültesinde din pazarlıyoruz, beyin yıkıyoruz. İlahiyat Fakültesi tüm dinlere aynı eşitlikte ve uzaklıkta incelendiği bir bilim yuvası olmalı. Şimdi, bu katı tutum nerden geliyor? Aşiret zihniyetinden çıkmışız artık. Yani sen bilmem ne partidensin, ben bilmem ne partidenim falan değil. Üniversite burası. Burayı yöneten temel değer; gerçeği keşfetmektir. Biz bir birimizi memnun etmek için burada değiliz. Biz gerçeği araştırmada yöntem bulmak, yol göstermek, gençlere örnek olmak için buradayız.
Mustafa Öztürk: Amerikan kültüründen bahsettik. Peki kültürler çatışması hakkında ne düşünüyorsunuz? Amerikan ya da diğer batı devletlerinin kültürlerinin bizim kültürümüzün üzerindeki etkisi artıyor. Sizce katı bir şekilde korumalı mıyız kültürümüzü yoksa daha yumuşak mı davranmalıyız?
Doğan Cüceloğlu: Bakın, şu soru önemli bir soru. Neden Amerikan yerli kültürü Kızılderililer gemilere binip Asya’yı Avrupa’yı işgal etmediler? Neden Avrupalılar gemilere binip Amerika’ya geldi ve geldikten sonra yavaş yavaş yayıldılar. Ne zaman kanat haline geçseler enteresan bir şekilde hep Avrupa’dan gelenler galip geldi. Öbürleri ezildi, çekildi, gitti. Niye? Bu çok önemli bir soru. Neden Avrupa’da başlayan bilimsel düşünce, felsefi sorgulama zamanla dünyanın her yerine yayılmaya başladı? Neden küçücük bir adanın, küçücük bir bölgesinde konuşulan İngilizce dili yüzyıllar sonunda yavaş yavaş dünyanın her yerinde konuşulmaya başlandı ve bugün bir ticaret dili, bilim dili olarak standart hale geldi. Bunu incelediğimiz zaman kültürler çatışmasında neyin farkına varmamız gerektiğini de anlamaya başlarız. Bizim sınırlarımızı serbest bırak. De ki; “Ey Türk Milleti, sana izin. İstediğiniz zaman diğer ülkelere gidebilirsiniz.” Böylelikle ister Avrupa’ya ister ABD’ye, ister Kanada’ya gidebilirsiniz deseler düşünüyorum Türkiye’de kaç kişi kalır? Ama sana bir şey diyeyim mi, Avrupa ülkeleri bunu yapsa kimse ayrılmaz. Avrupa’da kalanlar zaten kalmak istedikleri için kalıyorlar. Şimdi soru bu, neden biz çıkıp gitmek istiyoruz? Önce bunu söyle başlar mı başlamaz mı?
Mustafa Öztürk: Geçmişte yurt dışına akınlar olmuştu. Yine olur.
Doğan Cüceloğlu: Mustafacım, onun için şunun farkına varmak lazım. Biz kendi kimliğimizi kaybetmeden, ne demekse artık bu o ayrı bir konu, çağdaş uygarlığa uyum yapacak bir Türk kimliği almamız lazım. Aksi halde sürekli bilim onların uğraştığı bir şey olur, yaratıcılık onların yaptığı bir şey olur. Büyük şirketler ve dünyayı etkileme onların yaptığı bir şey olur. Biz de onların bize uygun gördükleri kadarıyla, verdikleriyle yetiniriz. Bütün markalar dışarıda geliştirilmiş. Çok güzel para verip alıyoruz. Hatta yoğurdumuzu bile onlar dünyaya ulaştırdı. Neden böyle oluyor? Çünkü onların kültürlerinde, örnek verdim az önce üniversite kültüründen. Şimdi sen büyük Türk üniversitesinin kültürünü muhafaza edeceğim mi dersin yoksa bizim değişmemiz lazım mı dersin? Çok hassas bu konu. Zaman içerisinde ben Mustafa’ların, Hande’lerin Amerika’daki gibi bir üniversite ortamında eğitim almasını isterim. “Ama efendim, büyüklerine saygısı olmayacak o zaman.” Ben de derim ki saygıyı yaş büyüklüğünden dolayı değil bilgi ve deneyim büyüklüğünden dolayı bekle. O bakımdan bu kültürün içine bakmakla hangi temel değerleri koruyoruz? Bu bizim değerimiz diye sahip çıkmaya kalkarsan bu aşiret kültürünün ta kendisi olur. “Bizim kızlarımız böyle giyiniyor, biz böyle bilirik.” Bitti! Neden? Bu yetmiyor. İnsan olmak ne demektir ve evrensel insan olmaya yardım eden ve etmeyen etkenler nelerdir? Onlar incelenmeli. Bu çatışma devam ediyor ve her zaman vardı ve her zaman ya sentez yapacağız veya taklit edeceğiz. Ben sentez yapmalıyız diyorum. Evrensel insanı yaratmamız taraftarıyım.
Mustafa Öztürk: İnsanın kendini ne zaman tanır?
Doğan Cüceloğlu: İnsanın kendisini tanıması devam eden bir süreçtir. Ve emin ol, yapılan araştırmalar gösteriyor ki doğumdan itibaren başlayan bir etkileşim süreci içerisindeyiz. O nedenle de annenin babanın eğitim ortamına çok önem vermesi gerekiyor. Yani her annenin babanın her öğretmenin bu kişinin kendisini tanımasına izin veren bir ortam yaratıyor muyum ailemde, sınıfımda diye düşünmesi lazım. Ve sürekli o gözle bakması lazım. Ben derim ki bir kişi sağlıklı bir ortamda 14-15 yaşlarında kendisini tanıyabilir. Meslek seçimini kendisini tanıma çerçevesinde yapabilir. Evlilik kararını kendisi verebilir. Eğer ortam müsait değil ise bir kişi 80 yaşında, kendisini tanımamış olarak mezara gidebilir. Bu kadar fark var.
Mustafa Öztürk: “Kendin olarak kalabilmek.” Sizce bunu sağlamak mümkün mü?
Doğan Cüceloğlu: Kendin olarak kalabilmek bilinç ister, cesaret ister. Şimdi bu içi doldurulması gereken bir ifade. Bir hırsız ben hırsız olarak kalacağım diyebilir. “Aferin lan, kendin olarak kaldın” falan mı diyeceğiz buna? Öbür taraftan son derece temel değerleri olan bir insan çapulcu, sığ bir ortamda kendisi olarak kalabilir. Kendin olarak kalabilmek her şeyden önce az önceki soruyla ilgili. Kendini tanımak, kendini inşa etmek ve ondan sonra da kendin olarak kalabilmek. Benim “Savaşçı” kitabımın arkasında E.E.Cummings’in bir sözü var. Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı artık hiç bitmez!.. Savaşçı olmak budur. O kitapta bunu anlatıyorum.
Mustafa Öztürk: Sizce eğitimde ödül mü olmalı ceza mı?
Doğan Cüceloğlu: Mustafa, bana göre eğitimde ne ödüle ne de cezaya önem vermemeli. Eğitimde sonucun farkına varmaya önem vermeli. Böylelikle bir kişi, kendi davranışının sonucunda bir şey yaptığı zaman “Ben bunu yaptım!” demenin kendisinin verdiği ödül vardır. Diyelim ki basketbol. Tak tak tak, attı. Top girdi veya girmedi. Şimdi, her top girdiğinde sana 5 lira vereceğim diyebilir. Her top girmediğinde kafana sopayla vuracağım diyebilir. Her toptan sonra aferin diyeceğim ya da küfredeceğim diyebilir. Bak bu ödül veya ceza. Benim dediğimse şöyle bir şey. Seni, herkesin bakabildiği bir ortama koysunlar. Annen, baban, sevgilin, arkadaşların.. Önem verdiğin herkesin önünde topu attın ve girdi. Onların bir şey demelerine gerek yok. Sen topu soktun ve başardığını biliyorsun. Evet, işte ödül budur. Eğitim bunu sağlamalı. Onun için başarı kendi içinde bir ödüldür. Bu “a” harfini böyle değil de daha farklı yapmak olabilir. Bu her gün dişerlini fırçaladığında çürüklerinin azalmaya başlaması olabilir. Bu fizikten 65 yerine 72 almaya başlamak demektir. Böylelikle kişinin kendi içerisinde başarma duygusunu yaşama konusunda eğitilebilir ve buna yönlendirebilir.
Mustafa Öztürk: “İletişim ve Etkili Yaşam” adlı seminer veriyordunuz. Ve daha sonra bu semineri “Keşkesiz Bir Yaşam İçin İletişim” adlı kitabınıza dönüştürdünüz. Peki böyle düşünen biri olarak sizin hayatınızda hiç keşkeleriniz olmadı mı?
Doğan Cüceloğlu: Çook. Benim keşkelerim çok olduğu için zaten iletişim konusuna döndüm. Tahmin ediyorum, şimdi o kitaba yeniden başlasam, yeniden isim koysam, keşkeleri az olan bir yaşam için derim. Keşkesiz değil de keşkeleri az olan, iyikileri çok olan. Keşkesiz bir yaşam gerçek bir yaşam olamaz ve gelişme pek mümkün olmaz ama keşkelerin çok olduğunu görmek de bir şeylerin aksadığını gösteriyor. Zaten öğrenme keşkelerin farkına varmanın ve onları ilerisi için ortadan kaldırma çabalarıdır.
Mustafa Öztürk: Bildiğim kadarıyla biraz kalabalık bir aileden geliyorsunuz. Muhtemelen aile içerisinde iletişim yeterince güçlü değildi. İletişime bu kadar önem vermenizin sebebi ailenizden geliyor olabilir mi?
Doğan Cüceloğlu: Benim psikolojiye yönelmem Cahit Okurer isimli öğretmenin sayesinde oldu. Psikoloji içerisinde de iletişime yönelmem Amerikalı bir psikolog vardı. Onunla oldu. Ama ben sürekli dil alanında gelişebilirdim. İletişim alanına doğru kaydım. Çünkü ben şunun farkına vardım ki psikoloji aslında ben doktoramı yaparken davranış bilimi olarak kabul ediliyordu ama bugün şunu görüyorum ki psikoloji düşünme, duyma, davranmanın bir bütün içinde incelenmesi halini aldı. İletişim, düşünmeyi çok etkileyen, bilişsel süreçleri çok etkileyen bir alan. Ve ben bunu hissederek o yöne doğru yöneldim. Türkiye’de birey önemli değildir. İlişkileri önemlidir. Bundan dolayı iletişime hemen önem veren bir yapıya sahibiz. Ve sanırım dediğinin de etkisi oldu. Yani ailemin kalabalık olması, benim en küçük olmam, kendimi güçsüz hissetmem, annem öldü 10 yaşındayken ben, iyice kendimi kaybolmuş hissettim. Sanırım bu seçimleri yapmam da alttan alttan etkisi oldu.
Mustafa Öztürk: Peki son olarak biz gençlere söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamınızı yönlendirecek değerleri keşfedin, gönlünüzün muradını keşfetmeye önem verin ve bunu yaşayabilecek cesareti gösterin.
Mustafa Öztürk: Çok teşekkür ederim.
Doğan Cüceloğlu: Ben teşekkür ederim Mustafa, başarılar..
Şubat 2, 2009 9 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?
Değişim gerçekleşti
Evet, sonunda uzun zamandır bahsettiğim değişim gerçekleşti. Blogun dışı da içi de değişti. İstanbul 2008 artık son buldu.
Değişikliklerden kısaca bahsetmem gerekirse;
- Aşikardır ki temayı yeniledim. Yeni bir kabuğum var artık. Umarım beğenirsiniz, oldukça uğraştım.
- Eskiden mozturk.rockerland.com adresindeydi blog, artık mozturk.org’de. Can Paçacı ve Gürkan Oluç‘a teşekkürler.
- Hakkımda yazımı değiştirdim. Yenisi bu, eskisi de bu. Değişimi oldukça iyi hissedebilirsiniz.
- Öss 2008′e doğru kategorisi artık kapanıyor, oraya yazmayacağım bir daha.
- Ama yeni kategoriler eklendi. Artık röportajlar yapıp yayınlayacağım.
- İstanbul Şehir Günlüğü’nü tutacağım. Bir gün martı olacağım, bir gün vapur..
- Öğrenci evinde komedi eksik olmuyor. Burda da evin günlüğünü tutacağım.
- Şiir ve fotoğraflarıma daha çok yer vereceğim.
- Beğendiğim şiirleri, şiirlerin bir bölümünü ya da yeniden eklemeye başlayacağım. İlk günlerde yapmıştıım bunu, sonradan pek eklemedim şiir.
Bunca şey değişti ama daha önce de dediğim gibi; ruh aynı. “Hayır, onlara benzemeyeceğiz.”
Sizin de beğeneceğinizi tahmin ve umut ediyorum.
Eski Hali:
Ocak 27, 2009 11 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?









