Random header image... Refresh for more!

Kategori — Günlük

Bir yazı okudum; hayatım değişti.

İsterdim ki bu yazıyı okuyan herkes; “Bir yazı okudum, hayatım değişti.” diyebilsin. Çünkü bir önceki, “Uzun Bir Yolculuk” başlıklı yazımda sorduğum sorunun bir benzeri yaklaşık 5 yıl önce, Uludağ Üniversitesi, Felsefe Kulübü tarafından bana sorulmuştu ve şu anda ne o soruyu ne de onların yorumunu tam olarak hatırlayamasam da hayatımın bir daha eskisi gibi olmadığını çok iyi biliyorum.

Verilen 40′a yakın cevabın ilgimi çeken yerlerinden alıntılar yapıyorum:

  • İtalya’yı severim
  • Sömürülmüş birisi ile birlikte olmak benim için onurdur!
  • Faşist duygularla benimsenmiş birisi ile hayatta yanyana duramam !
  • Çingenler eğlenceli kişiler.
  • Afrikalı kadınlar tercihim değildir
  • En uzak olduğum konu paradır. borsacı ile piyasaları, arap şeyhi ile zenginliğini konuşturmak beni ne eğlendirir ne de bana bir şeyler katar.
  • Anlatacak çok şeyi olmalı.
  • Sürekli kendinden ve paradan bahsedecek ve çok konuşacak.
  • FAŞİST!!11
  • Bilişim alanında çok geride oldukları için
  • şişko olabileceğini düşünüyorum
  • Onlarla ilgili izlediğim filmlerinde etkisi var.
  • Sabun mabun yapar.
  • Çatal-kaşık kullanma alışkanlığı olmayan.
  • Bulgarların saldırgan olduğunu düşünüyorum.
  • iletişim kanallarının kapalı olduğunu düşünüyorum
  • ön yargıdan ziyade, kesin duruşlarıyla ilgili net bir imaj çizdiklerinden ötürü
  • Brezilyalı sambacı bir kadın seçerim, öncelikle çekici gelir diğer nedeni de Fenerbahçeliyim uyum sorunu yaşamayız.
  • Hem fransız hem borsacı daha ne olsun

Şimdi yeni soru geliyor. Hayatımızda daha önce, bir önceki yazıda bahsi geçen kişilerden kaçıyla tanıştık?
Tahminime göre cevap verenlerden ve okuyanlardan hiçbiri bu listedeki insanların yakınından bile geçmedi.

5 yıl önce tam bu noktada dünyam yıkılmıştı. Ön yargı demeye dilim varmıyor çünkü yaptığım kesinlikle yargısız infazdı.  Çünkü bir kere olsun görmediğim insanları; faşist, katil, hırsız, yahudi diyerek hiç düşünmeden üstünü çizmiştim.

Sartre’nin bir sözü geliyor aklıma: “Yahudilik diye bir şey olmasaydı antisemitizm onu yaratırdı.”

Einstein’ın atomu parçalamaktan zor saydığı ön yargılar, toplumsal ayrılıkların temeliydi. Ne yazık ki ön yargılar gerçek hayatta bu soru kadar eğlenceli olmuyor. Düşmanlıkları, nefretleri, yanılgıları doğuruyor; “insan”ı öldürüyor.

Kaldı ki etnosantrizm -ben buna “benim doğrum en doğruculuk” diyorum- ufak yaşlarda çevremizi kuşatıyor. Anne – Baba’ların kendilerine benzeyen, kendileri gibi düşünen evlatlar yetiştirme isteğiyle empoze edilen düşünceler sayesinde hayata hali hazırda binlerce doğru, yanlış, iyi ve kötüyle başlıyoruz. Bu yüzden daha ilk okulda bazı sınıf arkadaşlarımızı “öteki”leştiriyoruz, bu yüzden bizden yüzlerce yıl önce dedemizle savaşan adamın, kendisinden yüzlerce yıl sonra yaşayan torununa düşman oluyoruz.

Ve nedenini asla sorgulamıyoruz.

Şimdi soru sorma sırası sizde.
Kendinize bir soru da siz sorun.

Umarım tüm dünya benzer bir yazı okur ve bir şeyler değişir.

Barış.

Not: Bir önceki yazıda sorduğum soruları cevaplayan herkese teşekkürler. Soruyu soruş şeklim ve bu yazdığım yazı arasındaki farktan dolayı özür diliyorum. Burda yazdığım örneklerde bir art niyet yok, o soruya kim olsa aynı benzer şekillerde cevap verirdi. Anlayışla karşılayacağınızı ümid ediyorum :)

Haziran 8, 2010   11 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Uzun Bir Yolculuk..

Bundan bir sonraki yazımı yazmadan önce sizin de fikirlerinizi alayım diye düşündüm.. Soracağım soruyu yorum olarak cevaplarsanız çok mesud olurum. :)

Uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorsunuz. İspanya’dan başlayacak, İstanbul’a kadar devam edecek olan, 10 günlük bir tren yolculuğu. Trende boş kompartıman yok. Seçmek zorunda olduğunuz tek kişilik boş yerin olduğu kompartimanlarda, 10 gün boyunca yan yana uyuyacağınız, yan yana yemek yiyeceğiniz, beraber vakit geçireceğiniz kişiler şunlar:

  • Fransız bir borsacı
  • İtalyan bir aşçı
  • İspanyol bir çingene
  • Alman bir Nazi
  • İsrail ordusundan bir asker
  • Afrikalı bir kadın
  • Hapishaneden yeni çıkmış bir Bulgar
  • Brezilyalı, sambacı bir kadın
  • Bir Arap şeyhi

Sorum da şu:
Barkadaşlardan bir tanesini seçmek zorundasınız. 10 gün boyunca aynı kompartımanda uyumak, yemek yemek, muhabbet etmek üzere;
Hangisini “neden” seçerdiniz?
Hangisini “neden” asla seçmezdiniz?

“neden”leriyle birlikte vereceğiniz her yanıt “Uzun Bir Yolculuk” hikayeme yön verecek. Şimdiden teşekkürler :)

İkinci yazı: Bir yazı okudum, hayatım değişti.

Haziran 6, 2010   37 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Barış’ın ve Aşk’ın Şair’i; Nazım Hikmet

Yaşamayı senden öğrendim Usta.

“diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayım, yani, beyaz masadan, bir daha kalkmamak ihtimalim de var. duymamam mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini  ben yine de güleceğim anlatılan bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağım pencereden,  yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğim en son ajans haberlerini.”

İnsan’ı insan olduğu için sevmeyi senden öğrendim Usta.

“Yüzünü bile görmediğim insanlar için, hem de hiç kimse beni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğim halde” ölebilecek kadar çok sevdim insanları.

Barış’ı senden öğrendim Usta.

Uykularım kaçtı “çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın” diye.

Aşk’ı senden öğrendim Usta;

Aşk’a aşık oldum tıpkı senin gibi. “Tahir olmayı da ayıp bulmadım hiçbir zaman, Zühre olmayı da. Hattâ sevda yüzünden ölmeyi de” ayıp bulmadım.

Ve “elmanın da beni sevmesini” hiç beklemedim.

Ama Usta;

“Hava kurşun gibi ağır. Bağır bağır bağırıyorum.”  Tıpkı senin gibi..

Demiştinr ya hani Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçen dedemlere, Tükiye sizi doyuracak halde değil şu anda, zamanı geldiğinde beraber gideceğiz Memleket’e diye.. Bulgaristan yönetimine söylemiştin yapılması gerekenleri de lale devrini yaşamıştı koskoca Bulgaristan devleti senin bir kaç sözünle hani.. Ama sen gidince Bulgaristan çıktı sözünden, dedemler de geldi Türkiye’ye.. Bulgaristan’dan gelenleri hala doyuramıyor bu devlet Usta, bunu en iyi ben biliyorum..

Kızma ama, keşke burda olsan diyemiyorum be Usta.. Bıraktığından da kötü halde Memleket.

50 yaşına 1 yıl kala kalp hastasıyken seni öldürmek için askere çağıranlar, “951′de, bir denizde, genç bir arkadaşınla ölümün üzerine yürütüp” seni vatan hain’i ilan ederek vatandaşlıktan çıkartanlar son seçimlerden önce verdiler sana vatandaşlığını. Bir zamanlar “kelleni bir yılan başı gibi koparmak” isteyenler seçim mitinglerinde şiirlerini okuyorlar. İade-i İtibar dediler utanmadan bunun adına. Onlar kim oluyorda dünyanın paylaşamadığı sen’in itibarını geri veriyorlar?

Hangisi sevmiş Memleket’i senin kadar? Memleket’ine dönemediğin zamanlarda Varna’daki Kızıl Kumsal’ın, en uç noktasına; İstanbul’a en yakın noktasına gelip, gözlerini karşıdaki İstanbul’a dikip, “ellerini yakma pahasına vapurları usulca okşayarak” yazdığın şiirleri nasıl anlasın onlar?

Doğru’yu söylemeyi senden öğrendim Usta;

Seni Rusya sevdalısı sanıyorlar. Bilmezler mi ki orda da yasaklandı şiirlerin, orda da oynatılmadı tiyatroların, balelerin. Rusya’ya gittiğinde yaptığın ilk konuşmada Stalin’i ölesiye eleştirmedin mi? Stalin’i güneş’e benzeten şiirleri komik bulduğunu söylemedin mi?

Sen Kızıl Kumsal’dan şiirler yazarken onlar ne yapıyordu biliyor musun? İçinde “kızıl” kelimesi geçiyor diye “Kızılcıklar Oldu mu?” türküsünü yasaklıyordu.

En büyük yaramdır; özgürlüğü senden öğrenemedim ama, özgürlük aşkını senden öğrendim be Usta.

Hiç özgür olamadık Usta. Hala yasakları öğretiyorlar bize. Her gün yeni bir yasak öğreniyoruz. Hala marşlar okutuluyor çocuklara şiirlerden önce.

Hani dedin ya “En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı” diye. Yirmibirinci asırda bir gün bile sürmüyor ölümün acısı. Öldüğü gün en ön raflara diziyorlar kitaplarını şairlerin bir kaç kuruş fazla kazanma ümidiyle.

Yirminci asır’da senin söylediklerini söyleyenlere “realist: gerçekçi” diyordu edebiyatçılar. Yirmibirinci asırda ben sadece senin kelimelerinle yazdığım bu yazılardan dolayı “romantik: hayalperest” diye adlandırılıyorum. Kimse inanmıyor aslında gerçekçi olduğuma.

Ama Usta; yine de gözün arkada kalmasın. “Yıllar var ki ter içinde taşıyorum ben bu yükü” Ve “Güneş’i zaptedene” kadar taşıyacağım içimde; insanı, barışı, aşkı, doğruyu, özgürlüğü.

“Bıraktım acının alkışlarına 3 Haziran 63′ü..”

Haziran 3, 2010   17 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Üniversiteden Mezun Olmak.. Kep Fırlatmak..

Eminim üniveritesi sona yaklaşan bir çok genç Kep’i fırlatacağı günü bekliyor..

Bir kaç üst üste gelen tesadüf bana gecenin bu saatinde bu yazıyı yazdıran.. Mezuniyet kıyafetini diktirdiği terziye giden, kepli fotoğraflarının güzel çıktığından bahseden bir arkadaş, twitter’daki fotoğrafına kepli fotoğrafıyla değiştiren başka bir arkadaş, mezuniyet balosunun nerede olacağından bahseden bir arkadaş vs…

İnanır mısınız şimdiye kadar hiç düşünmemiştim bunları.. Bundan 3 sene önce bu blogu yazmaya başladığımdan beri üniversite aşağı üniversite yukarı.. Kazandım, geldim.

Benimle beraber üniversiteye girenler öğrencilik yapmaya başlamışlardı; bense Öss Koçluğu yapmaya. İkinci dönem geldi; onlar hala öğrenciydiler bense artık Öss Koçu’luğunun yanında bir kahve mağazasında satış danışmanı.. 2. seneye başladık; onlar artık kıdemli birer üniversiteliydiler bense artık Kişisel Gelişim Uzmanıyla beraber çalışan, mağazada satış danışmanlığı yapan bir Öss Koçuydum.. 2. senenin 2. döneminde ise onlar hala haftada  sadece 3 yarım gün okula giderken ben haftanın 7 günü günde 15 saat çalışan bir öğrenci k0çu ve interaktif reklam ajansında creative ekipte bir Sosyal Medya Sorumlusu..

Hiçbir zaman şikayetçi olmadım.. Çok da memnunum halimden.. Belki onların 4-5 sene sonra başaracaklarını başardım.. Mütevazi olamayacağım tek konudur bu, özür dilerim; çünkü cidden çok emek harcamak zorunda kaldım. Ama ne bileyim; belki de bu başardıklarımın zamanı 4-5 sene sonrasıydı..

Son dönem okula ilk gidişimde -ki bu gidiş de bir iş görüşmesi içindi; derse giremedim- çimlerde sevgilisinin kucağına uzanmış kişileri gördüğümde de aynı bugün olduğu gibi içim bir cız etmedi değil.

Böyle bir iş hayatınız olunca okul hayatınız pek olmuyor. Sınavdan sınava okula gidiyorsunuz. Hiç kimse sizi tanımıyor. Okul arkadaşınız yok. İş arkadaşları deseniz yaş ortalamaları 30′a yakın; uymuyor kafalar pek.. Ne orada, ne burada; iki arada bi derede, bir başına..

Şimdi bu yazıyı okuyacaklar arasında üniversite hayatını benim gibi yaşamış çok az insan olacak.. Arap kızı demiştim ya bir kaç yazı önce.. Öyle işte.. Ne siz anlayabilirsiniz dediklerimi, ne ben anlatabilirim. Hiçbiriniz sevgilinizi, en yakın arkadaşlarınızı çalışmak zorunda olduğunuz için kaybetmediniz çünkü.

Benim ne kep’im olacak, ne de mezuniyet balom.
Zira mezuniyet balomda beraber eğleneceğim arkadaşım yok. Hiçbir zaman öğrenci olamadım çünkü.

Yazının resimsizliğinden anlayın olayın sıkıcılığını ama yine de garsonluk  dahi olsa yaptığınız iş; çalışın üniversiteye gelenler. Karşılığını mutlaka alırsınız. :)

Mayıs 21, 2010   22 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Sait Benim En İyi Arkadaşımdı..

Sait benim en iyi arkadaşımdı…

Fırlama’nın önde gideniydi. İstanbul Lisesi’nde bir avuç raptiyeyi öğretmeninin altına  koyunca göndermişler bunu okuldan. Sait de soluğu Bursa Erkek Lisesi’nde almış. Öyle oldu tanışmamız.
Kafalar çok uyuşuyordu bizim Sait’le, çok çabuk ısındık bir birimize. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi yıllarca.

İpekli Mendil hikayesini okumuşsunuzdur Sait’in. Orda gözleyen bendim Sait’i.. Ben bekçiyi görmeden bekçi Sait’i görünce hikayede bana yer kalmadı. Ama Zemberek’teki çocuk benim.

Sonra canımızdan çok sevdiğimiz lisemizden ayrılma vakti gelmişti. Bu hiç kolay değildi, hala hissederim o büyük binanın soğuk taş duvarlarında ısınmanın eksikliğini.

Yıllar sonra Sait şöyle anlattı o günleri:

“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık… Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile.
.”

Bu korkunç bir şeydi..  Hala okudukça kanım çekilir.

Sait’le biz rakıyı, balığı, denizi, İstanbul’u çok severdik.  E rakı, balık, deniz, İstanbul’un olduğu yerde başka kim olur, tabii ki Orhan (Veli). Lise bittikten sonra İstanbul’a taşınmıştık. Orhan ile de Sait tanıştırdı. Orhan da tam bizim kafadandı.
Sarıyer tarafında balık tutmaya giderdik üçümüz. Orhan; Sait’e çok takılırdı üçümüz beraberken. Onlar kapışırken oltaya takılan balıkların kurtulduğu bile olurdu. Akşam oldu mu, tuttuğumuz balıkları bir köprü altında pişirir; rakıyla beraber götürürdük.

Sait iyi adamdı..
Bir keresinde ödül alacağı bir ödül törenine balıkçı kıyafetleriyle gelmişti. Kapıdaki görevli onu tanımayıp içeri almayınca sevinçten boynuna sarılmıştı görevlinin.  Halktan biri olduğunu hissetmişti Sait. Bu onun için en büyük ödüldü.

Sait iyi de şiir yazardı. En sevdiğim şiiridir: “Şimdi Sevişme Vakti”

sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
nasıl etsem nasıl yapsam da
meydanlarda bağırsam
sokak başlarında sazımı çalsam
anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak mevsimi değil
sevişme vakti olduğunu..
.”

Ama Sait, para kazanma değil, sevişme vakti olduğunu söylediği kiraz mevsiminde terk etti bu dünyayı. Mayıs ayı hani kiraz mevsimiydi, sevişme mevsimiydi be Sait?

Ölüm hiç yakıştı mı Kiraz Mevsimi’ne?

Sait iyi adamdı..

Sait benim en iyi arkadaşımdı.

Mayıs 11, 2010   2 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Birbirimizi Ne Kadar Anlıyoruz? Ya da Anlıyor muyuz?

“Hiç kimse, hiç kimseyi anlamaz.” demişti bir hocam.. Anlamamıştım ne demek istediğini.. Zaten demek istediği de bu sanırım diye düşünerek çıkmıştım o dersten ama o dersin üstünden geçen yıllarda yaşadıklarım, hocamın ne demek istediğini anlatmıştı sanırım bana.. Yani tabii ki anlamamıştım, sadece kendi açımdan yorumlamıştım demek istediğini hocamın..

Ufacık bir örnek vereceğim sadece; herkesin çocukluktan beri bildiği bir iki mısranın, arkadaşlarıma, zihinlerinde neler canlandırdığını sordum..  Mısralar şunlar:

“Yağmur yağıyor,
Seller akıyor,
Arap kızı camdan bakıyor.”

Şimdi de cevaplara bakalım :)

Melih:
Ben Venedikteyim, Gondolda. Şarkı söylüyorum, yağmur var, bana semsiye tutan bi herif var. Dar sokakların birinden gecerken esmer kavruk bir İtalyan fıstık beni kesiyor.

Ömer Enis:
Çocukluğumu yaşadığım evin ortasında bir boşluk vardı. O aradaki pencerede arap kızı bana bakıyor diye düşünürdüm hep.

Elif:
Arap kızı yeşil gözlü, ela yeşil arası başında siyah bir örtü var, gözleri görünüyor sadece, siyah sürmesi var, gözleri çok güzel,  yağmura hayranlıkla bakıyor, dışarda olmak ıslanmak istiyor ama örtülerinden sıyrılıp da ıslanmak istiyor
gözyaşlarına yağmuru karıştırmak istiyor, sonra bir iç çekiyor..

Pınar:
Ev eski tarz mahalle evi, dar sokaklarda olur ya pimapen filan değil yani tahta pencereleri var.  Yağmur da acayip yağıyor, pencerelerden böyle deli gibi akıyor.. Camdan öyle bakan bi kız olduğuna göre “ev kızı” modeli böyle saçlarını enkastan toplamış..

Gürkan:
Dar bir sokak, böyle eski evler var. yağmur yağıyor. enteresan bi koku var ortalıkta. yerden akıp gidiyor su ve eve hapsolmuş, demir parmaklıkların arkasından dünyayı izleyen bir kız annesi arap olmasına rağmen kendisi beyaz :)

Merve:
Sıcacık evimde, gök delinircesine yağan yağmuru camdan izlerken karşı camda farkettiğim komşum arap kızı ağlıyordu.

Tuğçe:
Arap kızı benim, cumbalı bir evin camından dışarı bakıyorum ve arnavut kaldırımlarına vuran kocaman damlaların sesini dinliyorum.

Cankat:
Acayip yağmur var. Yürürken görüyorum ki yanımda akan dere hızla yükseliyor. Taşıyor. Tam beni alıp götürmek üzereyken camdan bana bakan arap kızını görüyorum.

…..

Soru aynı.. Mısralar aynı.. Arap kızları farklı, duygular farklı, mekanlar farklı.. Peki şair burda ne demek istemişti? Hangisi doğru?

Sözü çok uzatmak istemiyorum..  Sadece bu örnek üzerinden bir kitap yazılabilir..

Diyeceğim şudur ki, herkes farklı bir dünyadır aslında.. Farklı yörüngeleri olan.. Yağmur; herkese aynı yağmur değildir.. Aşk da, doğru da, yanlış da, siyah da, bahar da, yalnızlık da.. Aynı kelimeleri kullanıyor olmamız, karşımızdakiyle anlaşabildiğimiz anlamına gelmez.. Bizim anlamak dediğimiz şey;  bu örneklerin hepsi birbirinden farklı olmasına rağmen, bazılarındaki bir iki ortak nokta sadece. O ortak noktalara da ben yörüngelerin kesiştiği noktalar diyorum.. Sadece o kesişmede ufacık bir kıvılcım çıkar..

Biz de o kıvılcıma bazen aşk deriz, bazen arkadaş, bazen doğru, bazen de yanlış..

Ame ne olduğunu bilemeyiz.

Not: Melih senin işin zor :)

Nisan 11, 2010   2 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”

“Evvela masa üzerindeki küçük süslerini, kullandığı losyonları, tuvalet eşyasını seyrettim. Aldım, baktım. Küçük saatini elimde evirdim, çevirdim. Sonra elbise dolabına baktım. Bütün o kat kat elbiseler, süsler… Her kadını tamamlayan şeyler bana korkunç bir yalnızlık, acıma ve onun olma his ve arzusunu verdiler.”  Ahmet Hamdi Tanpınar

Bu cümle ile başlıyor Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
“Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?”

Bilmiyorum.. Her şey bambaşka gelişirdi şüphesiz. Belki o zaman bu kitap kutsal kitaplarımdan biri olmazdı. Hayatımı en çok etkileyen kitaplardan biri olmazdı..
Güneşli bir pazar gününe denk gelmiş baharın bu ilk gününde; yanımda mutluluğumu, coşkumu, sevincimi paylaşacak birileri olurdu mutlaka. Bilmem kaçıncı kez bu kitaptan rastgele sayfalar açıp okumazdım bütün gün. Buraya Masumiyet Müzesi’ni değil, baharı, bahar bayrmanı anlatan bir yazı yazardım..

Ama bu kitabı Kemal’de kendimi bulduğum için mi yoksa bulmak istemediğim için mi bu kadar çok okuyorum bilmiyorum.. Fusun’unuzu bulmuş olabilirsiniz.. Kaybetmiş de olabilirsiniz.. Ama bir anınıza “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” derseniz, bunun farkına vardıktan sonra hayatı ıskalama olasılığınız yüksek.

Şayet kitabı okumadan önce hayatımın her döneminden oluşan ufak çaplı bir Masumiyet Müzem vardı.. Bulgaristan, İlkokul, lise dönemlerimi yansıtan nesneleri İstanbul’a taşınırken bile yanımda getirmiştim. İstanbul’da da bir süre devam ettim buna.. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diyebileceğim an’ımın hatırasını da ekledim hatta.. Ama Füsun’u kaybetmek kolay bir olay değil. Daha doğrusu Füsun’u bulmak kolay değil.

Bu yüzdendir ki hiçbir an’ınız için “Hayatımın en mutlu an’ıymış.” demeyin. En güzel an’ınız henüz yaşamadığınız. :) Saplantılara gerek yok..

Kitaptaki ilk cümleyle başladık, son cümleyle de bitirelim:
“Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”

Mart 21, 2010   2 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Neden mi Seyahat? Europe is Waiting for Mustafa and Umit!

Bir önceki yazımda bahsettiğim seyahat bursunda sonuçların açıklanmasına kısa bir süre kaldı. Ben de bu seyahati neden istediğime dair bir video klip hazırladım.. Video’nun sonunda da sürprizler var :)

Bakalım neler olacak :)

Çok heyecanlıyım çok :)

Mart 16, 2010   4 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Bu Rüya Gerçek Olsun..

Plovdiv… Prag… Viyana… Berlin… Amsterdam… Paris… Lyon… Milano… Roma… Atina…

Daha şehirlerin isimlerini art arda yazarken tüylerim diken diken oluyor. Bu yaz sırasıyla bu şehirleri gezmeye bir adım daha yaklaştık  Dostum Ümit ile. Sağ tarafta banner’ını gördüğünüz Genç Gezginlere Seyahat Bursu‘nun finalistleri arasındayız.

Bazen.. Bazen tek çareniz gitmek olabiliyor. Doğduğunuz ülkeyi terk etmiş olabilirsiniz.. Büyüdüğünüz şehri terk etmiş olabilirsiniz.. Son geldiğiniz yer hayallerinizin şehri bile olsa, zamanında size Gitme Vakti diye edebiyat sitesi yaptıran nedenler sarılır boğazınıza, anlarsınız hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadığınızı.. Ya da tutunacak hiçbir şeyinizin olmadığını.. Ve tabii tutan bir şeylerin de.. Sizin istediğiniz Gitmek’tir.. Yolda olmaktır..

Kaç yazımda bahsettim bilmiyorum.. Mutlulukların en büyüğü; bir hayali gerçek yapmak.. Ve benim tek çarem bu hayali gerçek yapmak.. Başvuru yazımız burada:

http://ozlem-pansiyon.blogspot.com/2010/02/finalistler-12-mustafa-ozturk-ve-umit.html

Desteklemek isteyenler yazının altındaki budur!’u işaretleyebilir, yorum yapabilirler..

Yollara düşmek lazım şimdi!..

Mart 8, 2010   4 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Biraz Sosyalleşelim.. :)

Uzun zamandır bloga düzenli yazı yazamıyor ve takipçilerimden neredeyse azar işiten mailler almaya başlamıştım. Artık ayda bir defa yazı yazmak yerine çok daha sık yazı yazmaya çalışacağım. Ve gördüm ki blog baya eskilerde kalmış, biraz sosyalleştireyim dedim. Sağ tarafta en başta gördüğünüz hayran sayfası kutucuğundan ya da bu linkten bloga hayran olabilirsiniz. Orda bloga yazamadığım çok daha fazla şeyi paylaşacağım.

Facebook kutucuğunun altında da formspring.me sayfam yer alıyor. Ordan da bana dilediğiniz soruyu anında sorabilirsiniz. Yalnız isimsiz gelen soruların hepsini cevaplamama hakkımı saklı tutarım. :) Facebook hesabınıza giriş yapmış vaziyetteyseniz otomatik olarak isminizle soracaktır zaten :)

Formspring‘ten sonra da son Twitter güncellemelerim yer alıyor. Beni Twitter‘dan da takip edebilirsiniz :)

Sağ taraftaki sayfalar bölümüne de FriendFeed linkimi ekledim. Eğer kullanıcısı değilseniz mutlaka Twitter ve FriendFeed‘i tavsiye ederim :) En çok zaman geçirdiğim ve genelde blogun içeriğine benzer içerikler paylaştığım yer FriendFeed..

Sol tarafta fotoğrafın altında da abonelik kutusu var, ordaya mail adresinizi girerseniz de yazılarım mail kutunuza gelir :) RSS kullanıyorsanız RSS takibine de alabilirsiniz.

Evet, artık aldığım nefesten haberdar olabilirsiniz :)

Beni yeniden düzenli blog tutmaya başlatan, yeni yazı yazmam için neredeyse azarlayan okuyucularım, sizleri seviyorum :)

Ha bir de yazıların altına paylaş butonları koydum, beğendiğiniz yazıları Facebook‘ta, FriendFeed‘te, Twitter‘da vs kolayca paylaşabilirsiniz :)

Mart 2, 2010   2 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?