Random header image... Refresh for more!

Yazan: — Mayıs 2010

Üniversiteden Mezun Olmak.. Kep Fırlatmak..

Eminim üniveritesi sona yaklaşan bir çok genç Kep’i fırlatacağı günü bekliyor..

Bir kaç üst üste gelen tesadüf bana gecenin bu saatinde bu yazıyı yazdıran.. Mezuniyet kıyafetini diktirdiği terziye giden, kepli fotoğraflarının güzel çıktığından bahseden bir arkadaş, twitter’daki fotoğrafına kepli fotoğrafıyla değiştiren başka bir arkadaş, mezuniyet balosunun nerede olacağından bahseden bir arkadaş vs…

İnanır mısınız şimdiye kadar hiç düşünmemiştim bunları.. Bundan 3 sene önce bu blogu yazmaya başladığımdan beri üniversite aşağı üniversite yukarı.. Kazandım, geldim.

Benimle beraber üniversiteye girenler öğrencilik yapmaya başlamışlardı; bense Öss Koçluğu yapmaya. İkinci dönem geldi; onlar hala öğrenciydiler bense artık Öss Koçu’luğunun yanında bir kahve mağazasında satış danışmanı.. 2. seneye başladık; onlar artık kıdemli birer üniversiteliydiler bense artık Kişisel Gelişim Uzmanıyla beraber çalışan, mağazada satış danışmanlığı yapan bir Öss Koçuydum.. 2. senenin 2. döneminde ise onlar hala haftada  sadece 3 yarım gün okula giderken ben haftanın 7 günü günde 15 saat çalışan bir öğrenci k0çu ve interaktif reklam ajansında creative ekipte bir Sosyal Medya Sorumlusu..

Hiçbir zaman şikayetçi olmadım.. Çok da memnunum halimden.. Belki onların 4-5 sene sonra başaracaklarını başardım.. Mütevazi olamayacağım tek konudur bu, özür dilerim; çünkü cidden çok emek harcamak zorunda kaldım. Ama ne bileyim; belki de bu başardıklarımın zamanı 4-5 sene sonrasıydı..

Son dönem okula ilk gidişimde -ki bu gidiş de bir iş görüşmesi içindi; derse giremedim- çimlerde sevgilisinin kucağına uzanmış kişileri gördüğümde de aynı bugün olduğu gibi içim bir cız etmedi değil.

Böyle bir iş hayatınız olunca okul hayatınız pek olmuyor. Sınavdan sınava okula gidiyorsunuz. Hiç kimse sizi tanımıyor. Okul arkadaşınız yok. İş arkadaşları deseniz yaş ortalamaları 30′a yakın; uymuyor kafalar pek.. Ne orada, ne burada; iki arada bi derede, bir başına..

Şimdi bu yazıyı okuyacaklar arasında üniversite hayatını benim gibi yaşamış çok az insan olacak.. Arap kızı demiştim ya bir kaç yazı önce.. Öyle işte.. Ne siz anlayabilirsiniz dediklerimi, ne ben anlatabilirim. Hiçbiriniz sevgilinizi, en yakın arkadaşlarınızı çalışmak zorunda olduğunuz için kaybetmediniz çünkü.

Benim ne kep’im olacak, ne de mezuniyet balom.
Zira mezuniyet balomda beraber eğleneceğim arkadaşım yok. Hiçbir zaman öğrenci olamadım çünkü.

Yazının resimsizliğinden anlayın olayın sıkıcılığını ama yine de garsonluk  dahi olsa yaptığınız iş; çalışın üniversiteye gelenler. Karşılığını mutlaka alırsınız. :)

Mayıs 21, 2010   22 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?

Sait Benim En İyi Arkadaşımdı..

Sait benim en iyi arkadaşımdı…

Fırlama’nın önde gideniydi. İstanbul Lisesi’nde bir avuç raptiyeyi öğretmeninin altına  koyunca göndermişler bunu okuldan. Sait de soluğu Bursa Erkek Lisesi’nde almış. Öyle oldu tanışmamız.
Kafalar çok uyuşuyordu bizim Sait’le, çok çabuk ısındık bir birimize. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi yıllarca.

İpekli Mendil hikayesini okumuşsunuzdur Sait’in. Orda gözleyen bendim Sait’i.. Ben bekçiyi görmeden bekçi Sait’i görünce hikayede bana yer kalmadı. Ama Zemberek’teki çocuk benim.

Sonra canımızdan çok sevdiğimiz lisemizden ayrılma vakti gelmişti. Bu hiç kolay değildi, hala hissederim o büyük binanın soğuk taş duvarlarında ısınmanın eksikliğini.

Yıllar sonra Sait şöyle anlattı o günleri:

“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık… Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile.
.”

Bu korkunç bir şeydi..  Hala okudukça kanım çekilir.

Sait’le biz rakıyı, balığı, denizi, İstanbul’u çok severdik.  E rakı, balık, deniz, İstanbul’un olduğu yerde başka kim olur, tabii ki Orhan (Veli). Lise bittikten sonra İstanbul’a taşınmıştık. Orhan ile de Sait tanıştırdı. Orhan da tam bizim kafadandı.
Sarıyer tarafında balık tutmaya giderdik üçümüz. Orhan; Sait’e çok takılırdı üçümüz beraberken. Onlar kapışırken oltaya takılan balıkların kurtulduğu bile olurdu. Akşam oldu mu, tuttuğumuz balıkları bir köprü altında pişirir; rakıyla beraber götürürdük.

Sait iyi adamdı..
Bir keresinde ödül alacağı bir ödül törenine balıkçı kıyafetleriyle gelmişti. Kapıdaki görevli onu tanımayıp içeri almayınca sevinçten boynuna sarılmıştı görevlinin.  Halktan biri olduğunu hissetmişti Sait. Bu onun için en büyük ödüldü.

Sait iyi de şiir yazardı. En sevdiğim şiiridir: “Şimdi Sevişme Vakti”

sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
nasıl etsem nasıl yapsam da
meydanlarda bağırsam
sokak başlarında sazımı çalsam
anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak mevsimi değil
sevişme vakti olduğunu..
.”

Ama Sait, para kazanma değil, sevişme vakti olduğunu söylediği kiraz mevsiminde terk etti bu dünyayı. Mayıs ayı hani kiraz mevsimiydi, sevişme mevsimiydi be Sait?

Ölüm hiç yakıştı mı Kiraz Mevsimi’ne?

Sait iyi adamdı..

Sait benim en iyi arkadaşımdı.

Mayıs 11, 2010   2 Yorum Var, Sen Ne Dusunuyorsun?